MAPFRE SİGORTA GÖNÜLLÜLERİNİN MASALLARI
Bulutların Arasında
Kübra Zeybek / Mapfre Sigorta
Günlerden bir gün Işıl pijamalarını giymiş, dişlerini fırçalamış ve uykuya dalmak için yatağına doğru gitmiş. Göz kapakları ağırlaşmış, tam uykuya dalacak iken birden “Paat!, Ayyy…” diye bir ses duymuş.
Camın kenarına yaklaştığında pamuk gibi bembeyaz bir bulut parçası ona bakıyormuş.
“Sen de kimsin” diye sormuş, Işıl.
“Iııı, şey, ben bir bulutum. Yeryüzünü çok merak ediyordum, aşağıya doğru inerken birden düştüm.” demiş.
Işıl şaşkınlıkla bulutu dinliyormuş. Bir yandan da bulutun kopmak üzere olan parçasını fark etmiş. Hemen çekmecesinden renkli bir yara bandı çıkarmış.
“Sana yardım etmemi ister misin?” diye sormuş.
Bulut ona gülümseyerek “Evet, çok mutlu olurum.” diye yanıt vermiş.
Bulutun kopmak üzere olan parçasına yara bandını yapıştırmış ve gülümsemiş.
“Aslında annem ve babam, aşağıya inerken beni dikkatli olmam konusunda uyarmıştı. Keşke onları dinleseydim.” demiş Bulut.
Işıl, “Bazen anne ve babamın söylediklerini dinlemediğimde benim de başıma bir şeyler geliyor, demek ki onları her zaman dinlememiz gerekli.” demiş.
“Haklısın, peki ama ben şimdi tekrar yukarı nasıl çıkacağım?” diye üzülmüş, Bulut.
Birlikte gökyüzüne doğru bakarlarken, parıl parıl parlayan bir Yıldız gelmiş yanlarına.
“Merhaba.” demiş Yıldız.
Işıl, hayranlıkla bakakalmış, gözlerini alamamış parlayan bu Yıldız’dan.
Bulut sevinçle zıplamış, anne babasının yanına gideceği için.
“Seni götürmeye geldim Bulut. Hadi, tut elimi sıkıca.” demiş Yıldız.
Bulut, ona yardım eden Işıl’a dönerek “Bana yardım ettiğin için teşekkür ederim. Artık büyüklerimin uyarılarını dikkate alacağım. Beni ne zaman görmek istersen kafanı kaldır, gökyüzüne bak sana oradan el sallıyor olacağım.” demiş.
Ardından usulca gökyüzüne doğru süzülmüşler.
Işıl onlara camın kenarından el salladıktan sonra, yatağına geçmiş ve mışıl mışıl bir uykuya dalmış.
Cesur Tavşan Toti ve Duygular Diyarı
Müge Güneri / Mapfre Sigorta
Uzak Orman’da yaşayan, Toti adında minik bir tavşan varmış. Toti’nin en büyük özelliği, ne hissediyorsa hemen söylemesiymiş. Üzgünse “Üzgünüm!” korkuyorsa “Korkuyorum!” mutluysa “Çok mutluyum!” dermiş. Bazı hayvanlar buna şaşırırmış, çünkü çoğu hayvan duygularını saklarmış. Eğer duygularını saklamazlarsa ya alay edileceklerini ya da sürüden atılacaklarını düşünürlermiş.
Bazı duyguların tehlikeli olacağını duymuşlar, büyüklerinden. “Korkarsan zayıf olduğunu hissederler. Çok mutlu olursan kıskanırlar veya endişelenirsen sürünün lideri olamazsın, kimse seni takip etmez.” gibi öğütlermiş, bunlar.
Toti ise çok tatlı ve sevimli bir o kadar da umursamaz bir tavşanmış. Arkadaşları, çok konuştuğu için ona bazen “geveze” derlermiş. Bazen de “patavatsız…”
Bir sabah, ormanda büyük bir Macera Yarışı düzenleneceği duyurulmuş. Yarışta hayvanlar, ipten geçecek, çamurdan zıplayacak, suyu geçecekmiş. Herkes çok heyecanlıymış. Toti de yarışa katılmak istemiş ama sabah uyanınca karnında bir gariplik hissetmiş.
— Sanırım biraz endişeliyim, demiş. “Ya düşersem ya da herkes bana gülerse?”
Toti, duygusunu yine her zamanki gibi saklamamış, hemen arkadaşlarına anlatmış. Kirpi Piko ve Sincap Lila onu dikkatle dinlemiş.
— Ben de çamurdan geçerken kayarsam diye korkuyorum, demiş, Piko.
— Ben de suyu geçerken yorulursam diye endişeleniyorum, demiş, Lila.
Toti gülümsemiş:
— Bakın, hepimiz bir şeylerden korkuyoruz. Ama söyleyince içimiz rahatlıyor!
Yarış başlamış. İlk engel ipmiş. Toti ipin üstünden geçerken ayağı takılmış ve yere yuvarlanmış. Herkes bir an durmuş. Toti hemen bağırmış:
— Düştüm! Hem korktum hem de biraz utandım!.
Düşerken çok komik görünmüş, bazı arkadaşları dakikalarca gülmüş. Sonra Toti, onlara bakmış. Gülerken ne kadar komik göründüklerini görüp daha çok gülmeye başlamış. Kiminin göbeği hop hop zıplıyormuş gülerken. Kiminin gözleri çizgi gibi yok oluyormuş gülünce… O an herşey komik gelmiş Toti’ye.
Ama sonra yerden kalkarken:
— Ama iyiyim! Yardım eder misiniz?, demiş.
Arkadaşları hemen koşmuş, onu kaldırmış. Hepsi gülerek yarışa devam etmiş.
İkinci engel çamurmuş. Kirpi Piko çamura girince kaymış ve hop! çamurun içine yuvarlanmış. Piko da:
— Ayağım kaydı! Hem tüylerim çamurlandı hem de biraz popom acıdı, demiş.
Toti ona seslenmiş:
— Piko! Korktuğunu söylemiştin ama bak ne kadar cesursun! Alt tarafı düştün, çok komik değil miydi?
Piko gülmüş:
— Senin gibi söyledim, rahatladım. Şimdi daha güçlüyüm!
Piko hislerini söyleyince hem kendini daha iyi hissetmiş hem de çok eğlenmiş.
Son engel suymuş. Sincap Lila suya yaklaşınca duraklamış. Suyu geçerken yorulursam, diye düşünürken Toti onun yanına gitmiş:
— Korktuğunu söyledin, bu çok cesurca. İstersen birlikte geçelim.
Toti’nin elini uzatmasıyla birlikte suyu geçmişler. Evet biraz ıslanmışlar. Ama birisi elini tutunca gelen rahatlama hissi Lila’ya yorulma fikrini unutturmuş. Lila ellerini çırpmış ve Toti’ye su atmış, şaka olarak. Sonra Toti de ona su atmış ve bir anda su savaşı yapmaya başlamışlar. Diğer hayvanların da onlara katılmasıyla hep birlikte çok gülmüş, çok eğlenmişler.
Yarış sonunda kazanan belli olmamış çünkü herkes birbirine yardım etmiş ve eğlenmiş. Ama ormanın büyük baykuşu, Bilge Baykuş, bir ödül vermiş:
— Cesaret Ödülü, duygularını saklamayıp paylaşan Toti’ye!
Evet, yanlış duymadınız, Toti büyük ödülü kazanmış. Ceviz, havuç, fındık ve çeşitli yemişlerle dolu harika bir sepet. Bugüne kadar duygularını ifade ettiği için korkak bulunan Toti, şimdi arkadaşlarına ilham vererek kahraman olmuş. Herkes onun sayesinde daha rahat ve mutlu yaşamış.
O günden sonra, ormandaki hayvanlar bir karar almış:
“Duygularımızı saklamayacağız! Söylemek cesaret ister ama iyileştirir.”
Ayrıca iyileşirken de eğlenmek mümkündür.
Böylece Toti, Duygular Diyarı’nın kahramanı olmuş.
Dört Sihirli Kardeş
Tuğba Taşdan / Mapfre Sigorta

Uzak, çok uzak diyarlarda sihirli biR ormanın derinliklerinde, orman halkıyla birlikte tam dört sihirli kardeş yaşarmış. İsimleri İlkbahar, Yaz, Sonbahar ve Kış’mış. Her biri ormanı ve içinde yaşayan tüm canlıları çok severmiş. Ama küçük çok küçük bir sorun varmış. Bu kardeşler aynı anda dışarı çıkamıyorlamış. Dışarı çıkmak için bir sırayı takip etmeleri gerekiyormuş.
İlk sırayı hep İlkbahar alıyormuş; en renkli kardeşmiş, İlkbahar. Tam bir neşe bombasıymış! Elinde sihirli bir fırça, “Hop! Hop!” diye toprağa dokunurmuş. Fırçasının değdiği yerlerden minicik filizler “Merhaba!” diye başlarını çıkarırmış. Ağaçlar pembe, beyaz çiçeklerle süslenir, kelebekler “Dans zamanı!” diye kanat çırparmış.
İlkbahar “Uyanın, uyanın! Ben geldim. Bakın neler yaptım. Çiçekler açtı, kuşlar şarkı söylüyor. Hadi siz de katılın!” diye ormanın dört bir yanına seslenirmiş. Zaman geçip görevini tamamlayınca, “Şimdi sıra kardeşim Yaz’da. Ama ben yine geleceğim, söz!” diyerek fırçasını cebine koyarmış. Ormanın derinliklerine doğru neşeyle zıplayarak geri döner, yerini Yaz’a bırakırmış.
İlkbahar “Hop! Hop!” diye ormanın derinliklerine zıplayarak giderken, gökyüzünde birden kocaman bir “Vuuuup!” sesi duyulurmuş. Altın sarısı bir güneş gökyüzüne zıplarmış!
Evet, sıra Yaz kardeşteymiş!
Yaz tam bir enerji topuymuş. Güneşi gökyüzüne asar “Şimdi ısınma zamanı!” diye bağırırmış. Çiçekler “Oooh, hava ne güzel. Sımsıcak!” diye açılır, meyveler “Tatlı tatlı olalım!” diye aralarında anlaşırlarmış. Nehirler “Pırıl pırıl parlayalım!” diye gülümsermiş.
Yaz çocukları, çocuklar da yazı çok severmiş. “Hadi bakalım, kumdan kaleler yapma zamanı! Güneş kremi sürmeyi unutmayın, haa!” diye şakalar yaparmış.
Bir süre sonra Yaz yorulurmuş ve artık gitmesinin vakti gelirmiş. Sırayı diğer kardeşine teslim etme zamanı gelirmiş. Yani Sonbahar’a!
Yaz, güneşi gökyüzünden indirip bir bulutun üstüne koyarmış. “Ben biraz dinleneyim, şimdi sıra kardeşim Sonbahar’da. Ama merak etmeyin, gelecek yıl yine geleceğim. Güneşimi özleyin, tamam mı?” diyerek gülümsermiş ve ormanın içlerine doğru şarkılar söyleyerek geri döner, yerini Sonbahar’a bırakırmış.
Yaz, “Hadi bana bir mola!” diyerek dinlenmeye çekilirken, ormanın içinden “Hışır hışır” diye bir ses gelirmiş. Yapraklar dans ediyormuş!
Evet, sıra Sonbahar kardeşteymiş!
Sonbahar çok ama çok sakin bir kardeşmiş. Ah, o ressam gibi güzel Sonbahar. Elinde sihirli boya kutusu varmış. “Hmm, bu yaprak biraz sıkılmış gibi… Sarıya boyayayım! Bu da biraz utangaç… Ona turuncu yakışır!” diye konuşa konuşa ağaçları rengarenk yaparmış. Yapraklar “Vuuu!” diye havada döner, sonra yere süzülürmüş. Toprak, yapraklardan oluşan yumuşacık bir halı ile örtülürmüş. Minik sincaplar “Erzak zamanıııııııı!” diye ceviz aramaya koşarmış.
Bir süre sonra Sonbahar “Hadi bakalım, kardeşim Kış gelecek, benden sonra. Battaniyeleri hazırlayın, kuruyemişleri saklayın! Kış kardeşim biraz zor olabilir ama çok tatlıdır.” dermiş.
Sonra sakince fırçasını kutusuna koyar, “Ben gidiyorum, ama renklerimi unutmayın tamam mı!” diyerek ormanın içine doğru yürürmüş.
Ve sıra Kış kardeşteymiş!
Sonbahar “Hışır hışır” diye eve dönerken, gökyüzünden bu sefer “Pıt pıt pıt!” sesi duyulurmuş.
Pamuk gibi kar taneleri düşmeye başlarmış.
Evet, Kış kardeş gelmiş!
Kış biraz utangaçmış. “Acaba beni severler mi?” diye düşünürmüş. Çünkü onun renkleri çok azmış: beyaz, biraz gri, biraz da buz mavisi.
Ama o da çok özelmiş! Parmaklarını şıklatınca her yer bembeyaz olurmuş. Nehirlerin üstü cam gibi buzla kaplanır, çatılardan buzullar sarkarmış.
Çocuklar “Kaaaaar!” diye bağırır, kartopu savaşı başlatırmış. Kış “Hadi bakalım, şimdi kestane zamanı! Battaniyeye sarılma zamanı! Kar tanelerinin, soğuğun tadını çıkarın ve iyice dinlenmeyi de unutmayın.” dermiş. Sonra kar tanelerine ve çocuklara fısıldayarak, “Sizi çok seviyorum!” dermiş.
Ve bir zaman sonra dışarı çıkma sırası yeniden İlkbahar’a gelirmiş.
Orman halkı bu sırayı çok severmiş. Her mevsimin kendine ait şahane özellikleri varmış. Bir gün dört sihirli kardeşe onları çok sevdiklerini söylemişler. Dünya’yı hep bu sırayla neşeli bir şekilde döndürmelerini istemişler.
İlkbahar, Yaz, Sonbahar ve Kış kardeşler çok sevinmiş ve “Söz veriyoruz, biz de sizi çok seviyoruz.” diyerek neşeyle döngülerine devam etmişler.
KIRMIZI KUĞU
Songül Varol / Mapfre Sigorta

Bir varmış bir yokmuş. Bahar mevsiminin güzel, güneşli, sıcak bir 3 Mart sabahında bir kız çocuğu dünyaya gelmiş. Bu kız çocuğuna anne ve babası Bade ismini vermiş. Bade doğduğunda uslu, çok ağlamayan, mutlu ve sağlıklı bir çocukmuş.
Annesi çalışmaya başladıktan sonra gündüzleri Bade’ye babaannesi bakmaya başlamış. Bu zamanlarda Bade hem babaannesi hem de dedesiyle birlikte annesini bekliyormuş. Onlarla oyunlar oynuyor, beraber parkları, bahçeleri geziyorlarmuş. Annesi işten geldikten sonra da annesinin yanından hiç ayrılmıyormuş.
Bade 4 yaşına geldiğinde kreşe gitmeye başlamış. Kreşteki arkadaşlarını ve öğretmenini çok sevmiş. Her gün okula gitmek için sabah erkenden kalkıp heyecanlı bir şekilde hazırlanıyormuş.
Bade okula gitmediği günlerde evde sıkıldığı için annesi onu bale kursuna yazdırmış. 4,5 yaşında bale ile tanışan Bade, kursta da bir sürü arkadaşa sahip olmuş. Bade disiplinli, kurallara uyan, öğretmenlerini dinleyen bir çocuk olduğu için balede çok başarılı olmuş.
Ancak gel zaman git zaman bale derslerinden sıkılmaya başlamış, Bade. Daha hareketli başka bir hobi sahibi olmak istemiş. Bunun için de jimnastik kursuna başlamış. Jimnastiği baleden daha çok sevmiş ve çok daha başarılı olmuş. Jimnastikteki arkadaşları ve antrenörleri ile daha keyifli vakit geçirmeye başlamış.
Bir sene sonra da Bade yarışmalara girmeye başlamış ve katıldığı her yarışmada madalya kazanıyormuş. İlk yarışmasında giydiği mayosu pembe renkliymiş ve bu mayosuyla katıldığı ilk yarışmasında 4. olmuş. Bu yüzden bu mayosunu çok seviyormuş.
Zaman geçtikçe Bade daha da başarılı bir jimnastikçi olmuş. Antrenörü bu başarılarını takdir etmek için Bade’ye öncelikle kırmızı bir mayo hediye etmiş. Artık her yarışmaya bu kırmızı mayo ile çıkıyormuş ve arkadaşları Bade sahneye çıkarken “Kırmızı Kuğu Bade” sahnede diye alkış tutuyorlarmış. Bade her alkışta hem heyecanlanıyor hem de çok mutlu oluyormuş. Kırmızı mayo Bade’ye şans getirmiş. O mayo ile girdiği her yarışmada en iyi üç sporcu arasına girip madalya ve kupalar kazanmış. Kazandığı madalya ve kupalar için evdeki beyaz renkli odasında ayrı bir alan oluşturmuş ve eve gelen her misafire odasında oluşturduğu bu gurur tablosunu gösteriyormuş.
Sezon sonu yarışmasını yine 2. sırada tamamlayan Bade’ye, antrenörü bu kez de kedi hediye etmiş. Bade küçüklüğünden beri kedi bakmak istiyormuş ama annesi buna izin vermiyormuş. Hediye olarak gelen kediye bu kez annesi izin vermek zorunda kalmış.
Bade hem başarılı bir sporcu olduğu için hem de kedi sahiplendiği için çok mutluymuş. Kedisine Leo adını vermiş. Her gün Leo ile oynuyor, onunla uyuyormuş. Antrenmana giderken Leo’yu öpüyor, kendisine şans dilemesini istiyormuş. Aralarındaki bağ her geçen gün artmış ve birbirlerine çok alışmışlar.
Bade, Leo yalnız kalmasın diye onu her yere götürmek istiyormuş ama bunun mümkün olmadığını da biliyormuş. Bade hem kedisini hem de kendisini sağlıkla büyütmüş ve uzun yıllar birlikte yaşamışlar.
Bade büyüyüp genç kız olduğunda jimnastik antrenörü olmuş. Kendisi gibi küçük yaşlarda jimnastiğe başlayan bir sürü öğrencisi varmış. Öğrencilerini mutlu etmek için bazı derslere Leo’yu da götürüyormuş. Leo öğrencileri görünce heyecanlanıyor, oradan oraya koşturuyormuş ama artık yaşlı bir kedi olduğu için hemen yoruluyormuş. Kızlar da Leo’nun bu neşeli ve hemen yorgun düşen hallerini çok seviyorlarmış.
Bade ve Leo’nun hayatı spor salonundaki kızların neşeleri ile daha da neşeleniyor, birlikte olmaktan büyük keyif alıyorlarmış. Bu güzel zamanlarda Bade kendi kendine bu hayatı yaşamayı sevdiğini söylüyor, her bir çocuğun, her bir genç kızın kendi kadar mutlu ve sağlıklı bir hayatı olması için dua ediyormuş.
Mavi Damlanın Yolculuğu
Deniz İlkan / Mapfre Sigorta

Bir varmış, bir yokmuş…
Uzak diyarlarda, yemyeşil bir ormanın ortasında, şirin mi şirin bir göl varmış. Bu göl, sabahları kuş cıvıltılarıyla uyanır, akşamları rüzgârın ninnisiyle uyurmuş.
Gölün içinde yaşayan Küçük Mavi Damla, dünyanın en meraklı su damlasıymış. “Acaba orman nasıl bir yer, bulutlar ne kadar hızlı gidiyor, her ağaç aynı renk mi” dermiş.
Bir sabah Güneş, gölün üzerine gülümseyerek doğmuş. Işıkları Mavi Damla’nın üstüne vurmuş.
Güneş gülümsemiş. “Bazen bir yolculuk, bir hayalle başlar.” demiş. Ve havayı ısıtmış, ısıtmış, ısıtmış!
Birden Mavi Damla, puf! diye buhar olmuş ve gökyüzüne yükselmiş! Küçük Mavi Damla çok şaşırmış:
“Vay canına! Uçuyorum!”
Aşağıya bakmış, ormanlar küçücük görünüyormuş. Kuşlarla selamlaşmış, bulutlarla oyun oynamış. Sonra bir bulutun üstüne konmuş. Bulut ona gülümsemiş:
“Hoş geldin, Mavi Damla! Biz yağmur damlalarıyız. Yakında toprağa, ağaçlara, çiçeklere can vermek için geri döneceğiz.”
Mavi Damla çok sevinmiş.
“Yani… ben dünyayı gezerken başkalarına yardım da edebilir miyim?”
“Tabii ki!” demiş bulut. “Paylaşmak, yaşamın en güzel yanı.”
Bir süre sonra rüzgâr esmiş, bulutlar dans etmiş. Sonra gök gürlemiş, şıpır şıpır yağmur başlamış.
Mavi Damla, ormanın bir köşesine düşmüş, bir fidanın tam yanına. Fidan başını kaldırıp fısıldamış:
“Hoş geldin küçük dostum, beni suladığın için teşekkür ederim.”
Mavi Damla gülümsemiş.
“Ben gezmek isterken aynı zamanda sana da yardım ettim, demek ki!”
Zaman geçmiş, fidan büyümüş, kocaman bir ağaç olmuş. Ve bir sabah, rüzgâr yapraklarının arasından bir ses taşımış:
“Bak Mavi Damla.” demiş Güneş. “Senin iyiliğin büyüdü, gölge oldu, kuşlara yuva oldu. Küçücük bir damla bile dünyayı güzelleştirebilir.”
Mavi Damla gülmüş, parlamış.
“Artık biliyorum.” demiş,
“Yardım etmek de tıpkı güneşin gülüşü gibi içimizi ısıtır.”
Ve her yağmur yağdığında, bütün çocuklar ellerini gökyüzüne açar,
“Küçük Mavi Damla yine geldi!” dermiş. O günden sonra göl de, orman da, Güneş de birlikte gülümsemeye devam etmiş.
Mutluluk Ormanındaki Sır
Elif Özgür / Mapfre Sigorta

Bir varmış, bir yokmuş… Uzak diyarlarda, yemyeşil ağaçlarla dolu, kuş cıvıltılarının hiç susmadığı bir yer varmış. Burası Mutluluk Ormanı’ymış. Bu ormanda herkes birbirine yardım eder, birlikte oynar, birlikte güler, birlikte yaşarmış.
Ormanın en sevimli sakinlerinden biri minik tavşan Pofuduk’muş. Pofuduk’un bembeyaz, yumuşacık tüyleri, kocaman kulakları ve meraklı gözleri varmış. Zıplamayı çok severmiş ama en çok da arkadaşlarıyla vakit geçirmeyi severmiş.
Pofuduk’un en yakın arkadaşlarından biri sincap Cikcik’miş. Cikcik’in parlak turuncu tüyleri, kıvrık kuyruğu ve çok güzel bir sesi varmış. Şarkı söylemeyi çok severmiş, her sabah ormanın dallarında neşeyle cıvıldarmış.
Bir diğer arkadaşı ise kaplumbağa Tospik’miş. Tospik’in yeşil kabuğu parıl parıl parıldar, adımları yavaş ama kalbi çok hızlı çarparmış. Oyun oynamayı çok severmiş. Özellikle saklambaçta çok iyiymiş çünkü kimse onu kolay kolay bulamazmış!
Bir sabah, Pofuduk uyanmış ama içi biraz garipmiş. Ne zıplamak istemiş ne de kahvaltı yapmak. “Bugün neden mutlu hissetmiyorum acaba?” diye düşünmüş. Hemen arkadaşlarını bulmuş.
Cikcik, “Belki de gökyüzü bulutlu olduğu içindir.” demiş.
Tospik ise, “Belki de birlikte oyun oynamadığımız içindir.” diye eklemiş.
Böylece üç arkadaş, mutluluğu bulmak için ormanda bir yolculuğa çıkmışlar. Nehir kenarına gitmişler, çiçek tarlasına uğramışlar, kelebeklerle dans etmişler ama Pofuduk hâlâ tam mutlu hissedememiş.
Yolda yürürken fil Fifi ile karşılaşmışlar. Fifi’nin uzun hortumu, kocaman kulakları ve rengârenk boncuklarla süslenmiş bilekleri varmış. Fifi, ormanın en nazik hayvanıymış.
“Mutluluk bazen bir başkasını neşelendirmektir.” demiş ve hortumuyla gökyüzüne su fışkırtarak gökkuşağı yapmış. Herkes gülmüş ama Pofuduk’un içi hâlâ biraz boşmuş.
Sonra tilki Zıpır gelmiş. Zıpır’ın turuncu tüyleri, zeki bakışları ve her zaman sırtında taşıdığı küçük bir sırt çantası varmış.
“Mutluluk bazen yeni bir şey öğrenmektir.” demiş. Çantasından bir büyüteç çıkarıp yaprakların üzerindeki minicik böcekleri göstermiş. Herkes çok şaşırmış ama Pofuduk’un içindeki boşluk yine dolmamış.
Tam o sırada, büyük bir ağacın dalında oturan yaşlı baykuş Bilgebay’ı görmüşler. Bilgebay’ın gri tüyleri, yuvarlak gözlükleri ve her zaman yanında taşıdığı küçük bir kitapçığı varmış. Herkes ona danışırmış çünkü çok şey bilirmiş.
Bilgebay gözlüklerini düzeltmiş ve yumuşak sesiyle konuşmuş:
“Pofuduk, gözlerini kapatır mısın? Şimdi seninle küçük bir oyun oynayacağız. Bu oyunun adı: Mutluluk Oyunu.”
Pofuduk gözlerini kapatmış. Cikcik, Tospik, Fifi ve Zıpır da merakla dinlemeye başlamış. “Ben sana sorular soracağım.” demiş Bilgebay. “Sen de sadece hayal edeceksin. Hazır mısın?” Pofuduk başını sallamış.
Bilgebay son sorusunu sordu:
Pofuduk gözlerini açmış. Gözleri parlıyormuş.
“Sıcacık… Hafif… Ve çok mutlu!”
Bilgebay gülümsemiş. “İşte bu Mutluluk Oyunu’nun sırrı. Mutluluk dışarıda değil. O senin içinde. Kalbinde, anılarında, sevgide ve paylaşmakta.”
O günden sonra Pofuduk ne zaman kendini garip hissetse, gözlerini kapatıp Bilgebay’ın sorularını hatırlamış. Çünkü artık biliyormuş:
Mutluluk, dışarıda değil…
Mutluluk, kalbimizin tam ortasında.
Ve onu bulmak için sadece hatırlamak yeterli.
Ormandaki Minik Yalan
Buket Bilgiç / Mapfre Sigorta

Bir varmış, bir yokmuş…
Rüzgârın fısıldadığı, ağaçların çiçek açtığı yemyeşil bir ormanda, Minik adında neşeli bir sincap yaşarmış. Minik çok hızlıymış ama biraz da yaramazmış. En çok da arkadaşlarını şaşırtmayı severmiş.
Ormanda üç yakın arkadaşı varmış: Tonton kaplumbağa, Cici kelebek ve Pofidik kirpi.
Bir gün Minik sıkılmış ve şöyle demiş:
“Biraz şaka yapayım da eğlenelim…”
İlk olarak Tonton’a koşmuş.
“Tonton! Tonton! Gölette dev bir balık gördüm!” demiş. Tonton heyecanla oraya gitmiş, ama ortada balık falan yokmuş.
“Yanılmış olmalısın Minik.” demiş gülümseyerek.
Sonra Cici’ye uçmuş.
“Cici! Ağaçta parlak bir elmas buldum!” demiş. Cici hemen oraya uçmuş ama sadece ıslak yapraklar bulmuş.
En sonunda Pofidik’e gitmiş.
“Pofidik! Ormanda sihirli bir mantar büyümüş, dilek dile!” demiş. Pofidik de inanmamış ama yine de merakla gitmiş. Tabii ortada sihirli bir şey yokmuş.
Üçüncü kez olunca herkes anlamış:
“Minik bize yalan söylemiş!”
O gün akşam üstü gökyüzü turuncuya dönmüş. Minik oynamak istemiş ama arkadaşları gelmemiş. Yalnız kalınca içi burulmuş. “Sanırım şakalarım kimseyi güldürmedi…” demiş kendi kendine.
Ertesi sabah arkadaşlarının yanına gidip başını öne eğmiş:
“Özür dilerim… Şaka yaparken kalbinizi kırdım. Söz, bir daha doğruyu söylemeden konuşmayacağım.”
Tonton gülümsemiş:
“Üç kere yalan söyledin ama dördüncüde doğruyu buldun Minik!” demiş.
Cici kanat çırpmış, Pofidik de gülümseyerek eklemiş:
“Gerçek dostluk dürüstlükle başlar.”
O günden sonra Minik her zaman doğruyu söylemiş.
Ve ormanda gülüşler yeniden yankılanmış.
Prens Gaspi Ve Ilgaz’ın Masalı
Arzu Şeker / Mapfre Sigorta

Hayvan sevgisiyle dolu sıcacık bir aile masalı
Bu masal, Ilgaz’ın sevgili dostu Gaspi için yazılmıştır.
Bir varmış, bir yokmuş…
Ilgaz adında neşeli bir çocuk varmış. Bir gün Ilgaz’ın annesi, küçük bir kutuyla eve gelmiş. Kutunun içinden pamuk gibi bembeyaz, mavi gözlü tatlı mı tatlı minik bir kedi çıkmış.
“Bu kedicik senin yeni arkadaşın, Ilgaz.“ demiş annesi gülümseyerek. Ilgaz sevinçle, “hoş geldin küçük arkadaşım, adın Gaspi olsun!” demiş.
O günden bu güne tam altı ay geçmiş. Ilgaz ve Gaspi ayrılmaz bir ikili olmuşlar. Sabahları birlikte kahvaltı yapıyor, yatakta birlikte uyuyorlarmış. Ilgaz ödevlerini yaparken Gaspi sandalyede onu bekliyor, ders yapmasını izliyor, bazen patisiyle yavaşca dokunuyor, bazen de yaramazlık yaparak Ilgaz’ın kaleminin ucunu ısırıyor ya da defterini tırmalıyormuş.
Bir akşam Ilgaz çizgi film izlerken, Gaspi sessizce gelip kucağına kıvrılmış. Ilgaz, Gaspi’nin kafasını öpüp, yumuşak ve uzun bembeyaz tüylerini okşarken, “iyi ki geldin Gaspi, evimiz seninle çok daha güzel oldu, seni çok seviyorum” demiş.
Gaspi de mırlayarak cevap vermis sanki;
“Ben de seni çok seviyorum, Ilgaz.”
Ve o günden sonra evleri hep sevgiyle, mırıltıyla ve mutlulukla dolmuş.
RENKLİ ÇİÇEKLER DİYARI
Nursel Kayalı Torun / Mapfre Sigorta

Bir varmış bir yokmuş… Çok uzak bir diyarda, gökyüzünün maviliğiyle toprağın renginin buluştuğu bir yerde Renkli Çiçekler Diyarı adında bir yer varmış. Bu diyarda her sabah, güneş ilk ışıklarını gönderir göndermez, çiçekler uykudan uyanır, yapraklarını gerer, birbirlerine gülümserlermiş. Rüzgar onların etrafında dans eder, kuşlar da bu neşeli manzarayı izlerken tatlı şarkılar söylermiş.
Kırmızı Gül, her sabah arkadaşlarına ‘’Günaydın, bugün de güzel olalım!’’ dermiş. Sarı Papatya kahkahalar atar, Mor Menekşe utangaçça başını öne eğer, Beyaz Orkide ise melodik sesiyle şarkılar mırıldanırmış. Hepsi birlikte öyle güzel görünürmüş ki güneş bile onları seyretmeden batmak istemezmiş.
Renkli Çiçekler Diyarı’nda henüz yaprakları açmamış minik Tomurcuk da yaşarmış. Bir gün Tomurcuk etrafındaki neşeli çiçekleri izlerken içinden şöyle düşünmüş:
‘’Onlar ne kadar güzel, ne kadar renkli…
Ben de acaba bir gün onlar gibi açabilir miyim?’’
O sırada Rüzgar usulca yanından geçmiş ve fısıldamış:
‘’Her çiçeğin zamanı farklıdır. Sen de kendi zamanında açacak, kendi renginle parlayacaksın.’’
Tomurcuk biraz daha sabretmiş, her sabah güneşe gülümsemiş, her gece yıldızlara dilek dilemiş. Diğer çiçekler de ona destek olmuş:
‘’Yapabilirsin küçük dostumuz, çünkü her renk güzeldir!’’ demişler.
Günler geçmiş, mevsimler değişmiş. Ve bir sabah, güneş ışıkları bahçeye vururken küçük tomurcuk usulca yapraklarını aralamış. Bir anda etrafa öyle güzel bir renk yayılmış ki, bütün çiçekler hayran kalmış. Onun rengi ne kırmızıya, ne sarıya, ne de maviye benziyormuş. Kendi ışığıyla, kendi güzelliğiyle parlıyormuş.
O günden sonra bahçedeki her çiçek, birbirine şöyle dermiş:
‘’Gerçek güzellik, kendi renginde parlamaktır.’’
Ve Renkli Çiçekler Diyarı’nda o günden sonra hiçbir çiçek kendini küçük hissetmemiş. Hepsi bir arada, dostlukla, sevgiyle, umutla yaşamış.
Rüzgar ise her sabah bahçenin üzerinden geçerken fısıldamayı hiç unutmamış:
‘’Her kalpte bir renk, her renkte bir umut vardır.’’
Tavşan Zıpzıp Ve Arkadaşları
Büşra Batur / Mapfre Sigorta

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde büyük bir ormanda bir tavşan yaşarmış. Tavşanın adı ZıpZıp’mış. Işıl ışıl tüyleri, kocaman parlak gözleri varmış. Sabah erken uyanır, ormanda zıp zıp koşarmış. Ormandaki diğer hayvanlara da hep yardım edermiş.
Sincap’ la fındık toplar, tilkiyle kuru yaprakları temizler, geyikle kaybolan hayvanlara rehberlik edermiş. Kirpiyle minik bahçeler yapar, çiçekleri sularmış. Yaşlı kaplumbağayı her gün beslermiş.
Bir gün ZıpZıp ortadan kaybolmuş. O gün kaplumbağayı beslemeye gelmemiş. Kirpinin çiçeklerini sulamamış. Çok endişelenen kirpi, tilkiye koşmuş. Çünkü tilki her şeyi en hızlı duyar, haberleri diğer hayvanlara yetiştirirmiş. Ama tilki bile ZıpZıp’ ın nereye gittiğini bilmiyormuş. İkisi beraber Bilge Baykuş’ a gitmişler. Ama o da ZıpZıp’ı hiç görmemiş. Akıllarına zürafa gelmiş. Zürafa uzun boyuyla ormana bakabilir, belki ZıpZıp’ı görebilirmiş. Zürafa merakla etrafa bakınmaya başlamış. Haberi duyan leylek de hemen gelmiş. Ormanın üstünde uçarak ZıpZıp’ı aramaya koyulmuş. Kurbağa, ZıpZıp’ın en sevdiği şarkıyı söylemeye başlamış, belki duyar diye.
Leylek heyecanla bağırmaya başlamış:
“ZıpZıp’ı buldum!” diye.
Tüm hayvanlar koşarak leyleğin çağırdığı yere gelmiş. Bir de ne görsünler! Tatlı küçük dostları çukura düşmüş. ZıpZıp kafasını kaldırmış ve ormandaki tüm hayvanları orada görmüş. İçini bir sevinç kaplamış.
“Haydi hep birlikte arkadaşımızı kurtaralım!” demişler bir ağızdan.
ZıpZıp’ı düştüğü yerden kolayca çıkarmışlar. Zıpzıp bütün arkadaşlarına bakarak:
“Arkadaşlarım siz olmasanız çıkamazdım. Çok teşekkür ederim.” demiş. Diğerleri ise:
“Sen bize hep yardım ettin. Biz de seni yalnız bırakamazdık. İyi ki varsın ZıpZıp!” diyerek hep beraber birbirlerine sarılmışlar.
Kurbağa şarkısını söyleyerek, kuşlar cıvıldayarak, diğer tüm hayvanlar da güle oynaya evlerinin yolunu tutmuş. ZıpZıp böyle arkadaşları olduğu için çok mutluymuş.
TİLKİ İLE TAVŞAN
Hüseyin Kaya / Mapfre Sigorta

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken büyük bir ormanda Kurnaz Tilki ile Hızlı Tavşan yaşarmış.
Kurnaz Tilki, uzun, kabarık kuyruklu ve kahverengiymiş. Zıplaya zıplaya koşmayı da çok severmiş. Her gün tavşanı yakalamak için uğraşırmış.
Hızlı Tavşan ise beyaz renkli, uzun kulaklı, büyük gözlüymüş ve çok hızlı koşarmış. Tilkiden kaçmayı her zaman başarırmış.
Yine bir gün Kurnaz Tilki, Hızlı Tavşan’ı yakalamak için çok uğraşmış, peşinden koşmuş ama tavşan o kadar hızlıymış ki tilki onu yine yakalamayış. Tilki artık aklını kullanması gerektiğini anlamış ve bir plan yapmış. Eğer planı başarılı olursa tavşanı sonunda yakalayabilecekmiş.
Kurnaz Tilki, tavşanın karşısında geçmiş ve demiş ki
“Heeyyy tavşan, ben seni yakalamaktan vazgeçtim, sen çok hızlısın. Hadi seninle çok eğleneceğimiz bir oyun oynayalım.” demiş.
Hızlı Tavşan düşünmüş:
“Olur, oynayalım.” Demiş. “Peki nasıl bir oyun bu? Biraz anlatır mısın?” diye sormuş.
Kurnaz tilki:
“Ben aklımdan 10’a kadar bir sayı tutacağım. Eğer bilebilirsen seni bir daha asla kovalamayacağım. Eğer bilemezsen de her sayı için sana bir adım yaklaşırım.” demiş…
Tavşan:
“Ben çok hızlıyım. Bu şapşik tilki beni yine yakalayamaz.” diye düşünmüş.
Ve başlamışlar oynamaya…
“Hadi bil bakalım, tuttum.” demiş Kurnaz Tilki
Tavşan başlamış tahmin etmeye:
“Biiir.” demiş Tavşan. Tilki, “hayır, bilemedin.” demiş ve tavşana doğru bir adım atmış.
“İkiii.” demiş Tavşan. Tilki yine, “hayır, bilemedin.” demiş ve tavşana doğru bir adım daha atmış.
“Üüüç.” demiş Tavşan. Tilki yine, “hayır, bilemedin.” demiş ve tavşana doğru bir adım daha atmış.
“Döört.” demiş Tavşan. Tilki yine, “hayır, bilemedin.” demiş ve tavşana doğru bir adım daha atmış.
“Beeş.” demiş Tavşan. Tilki yine, “hayır, bilemedin.” demiş ve tavşana doğru bir adım daha atmış.
Böylece Kurnaz Tilki, Hızlı Tavşana tam 5 adım yaklaşmış olmuş. Tavşan bir türlü bilemediği için çok kızmış ve tahmin yürütmeye devam etmiş.
“Altıı.” demiş Tavşan. Tilki yine, “hayır, bilemedin.” demiş ve tavşana doğru bir adım daha atmış.
“Yedii.” demiş Tavşan. Tilki yine, “hayır, bilemedin.” demiş ve tavşana doğru bir adım daha atmış.
“Sekiiz.” demiş Tavşan. Tilki yine, “hayır, bilemedin.” demiş ve tavşana doğru bir adım daha atmış.
Tavşan düşünmüş: “Sadece 2 sayı kaldı bilmeme!” demiş. Ama bu arada da Kurnaz Tilki iyice yaklaşmış tavşanın yanına.
Ve tavşan:
“Dokuuz.” dedikten sonra Kurnaz Tilki:
“Hayıırr yine bilemedin.” demiş ve atlamış tavşanın üstüne. Çok yaklaştığı için onu yakalamayı başarmış. Tilki çok mutlu olmuş, onu aklını kullanarak yakaladığı için.
Ancak tilkinin de hesaba katmadığı bir şey varmış. Tavşan da çok akıllıymış. Tavşan, Kurnaz Tilkiye yakalandığı için asla pes etmemiş ve onunla mücadele etmeye devam etmiş. Aklını kullanmış ve tilkiye demiş:
“Ben küçücük bir tavşanım, sen beni yersen bile asla doymazsın. Eğer beni yere bırakırsan; ormanda kocaman bir sofra var. Sana onun yerini söylerim. Sen de yemeğin hiç bitmediği bu sofrada her gün yemeğini yiyebilirsin.” demiş.
Tilki bu durum karşısında çok heyecanlanmış ve tavşanı sofrayı göstermesi için hemen yere bırakmış.
Kendini kurtaran taşvan “pırrrrr” diye kaçmış, tilkinin ellerinden. Tilki de arkasından bakakalmış…
Tavşan, zorluklar karşısında asla pes etmemesi ve mücadele etmesi gerektiğini bütün ormandaki hayvanlara göstermiş. Ve ailesi ile birlikte çoookkk mutlu yaşamışlar…
Gökyüzüne Uçan Balık Lino
Berrak Derya Yıldız / Mapfre Sigorta

Bir varmış, bir yokmuş…
Masmavi denizin derinliklerinde, Lino adında küçük bir balık yaşarmış. Lino diğer balıklardan farklıymış, çünkü bir hayali varmış:
“Bir gün gökyüzünü göreceğim!” dermiş her sabah.
Arkadaşları ona gülermiş:
“Ama Lino, balıklar yüzmek için yaratıldı, uçmak için değil!”
Lino ise kuyruğunu sallayıp gülümsermiş:
“Belki de ben yüzerek gökyüzüne çıkarım!”
Bir gün, denize bir balon düşmüş, pırıl pırıl parlayan, kırmızı, güzel bir balon. Balonun ipi yosunlara takılmış. Lino hemen yüzüp yardım etmiş. İpi çözmüş ve balonu kurtarmış.
Balon minnetle demiş ki:
“Teşekkür ederim küçük balık! Dilersen seni gökyüzüne çıkarayım.”
Lino’nun gözleri parlamış! Kuyruğuyla minik bir çırpınış yapmış. Balonun ipine tutunmuş. Ve kırmızı balonla birlikte başlamışlar, yavaş yavaş denizden yükselmeye.
Sudan çıkarken damlacıklar etrafa saçılmış. Güneş ışığı, su damlalarından geçerken minik gökkuşakları oluşmuş. Denizin üstünde martılar uçuyormuş. Martılar Lino’yu görünce şaşırmışlar:
“Balık mı uçuyor orada?” diye birbirlerine sormuşlar. Onları duyan Lino gülmüş:
“Biraz cesaret, biraz hayal! Her şey mümkün!” demiş.
Lino yukarıdan aşağıya baktığında, dalga dalga uzanan deniz, parlayan kumsallar, gülümseyen yengeçler görmüş. Hepsi minicikmiş ama bir o kadar da güzel.
Balon rüzgârla hafifçe sallanmış:
“Artık gökyüzünü gördün, Lino. Şimdi dönmek ister misin?”. Lino gökyüzüne bir kez daha bakmış. Güneşin sıcaklığını hissetmiş, bulutların pamuk gibi yumuşak olduğunu görmüş. Sonra derin bir nefes alıp gülümsemiş:
“Evet, dönelim. Çünkü güzellik sadece yukarıda değil, her yerde. Yeter ki bakmayı bilelim!” demiş.
Balon onu yavaşça denize geri bırakmış. Arkadaşları, Lino’nun etrafını sarmış:
“Gerçekten gittin mi, Lino? Gökyüzü nasıldı?”
Lino gülümseyip kuyruğuyla suya minik bir kalp çizmiş:
“Gökyüzü güzeldi ama en güzeli, inanmanın kendisiydi.”
O günden sonra hiçbir balık Lino’ya “uçmak imkânsız” dememiş.
Çünkü denizin derinliklerinde hayal kurmayı seven minik bir balık varmış. O minik balığın adı Lino’ymuş. Ve Lino rüyasına inanarak gökyüzüne ulaşmıştı.
Zürafa İle Zebra’nın Dostluğu
Hüseyin Kaya / Mapfre Sigorta

Bir varmış, bir yokmuş… Çok eski bir zamanda, buradan çok uzak ve büyük bir ormanda Zuzu adında bir zürafa yaşarmış. Zuzu uzun bacaklı, uzun boyunlu, sarı benekli, siyah gözlü bir hayvanmış.
Zuzu, ağaçların en üstündeki yaprakları yemeyi çok ama çok severmiş. Her sabah güne başlarken taptaze yaprakları yemek için sabırsızlanırmış
Zuzu’ nun en sevdiği arkadaşı Zebra Zebi’ymiş. Zebi ise kısa boylu, kısa bacaklı, siyah, beyaz çizgiliymiş ve kocaman siyah gözleri varmış. Ağaçların yapraklarını ve yerdeki otları yemeyi çok severmiş..
Bir sabah uyandıklarında yine birlikte yemek yemeye gitmişler. Hava çok güzelmiş. Etrafta hiç vahşi hayvan yokmuş. Zuzu ve Zebi bugün rahatça yemek yiyebileceklermiş. Zuzu, aşağıdaki arkadaşı Zebi’ye bakmış ve iç geçirmiş:
“Ahh! Keşke ben de aşağıdaki yaprakları ve otları yiyebilsem. Kim bilir ne kadar lezzetlidirler.” diye düşünmüş. Zuzu çok uzun olduğu için yere eğilemiyor ve aşağıdaki otların tadına bakamıyormuş. Kendi kendine:
“Keşke bu kadar uzun olmasaydım.” demiş.
Zebi de iç geçirmiş ve demiş ki:
“Ahh! Keşke ben de yukarıdaki yaprakları yiyebilsem. Parlak parlak, kim bilir ne kadar tatlıdırlar.” diye düşünmüş. Zebi de kısa olduğu için yukarıdaki yaprakların tadına bakamıyormuş. Kendi kendine:
“Keşke bu kadar kısa olmasaydım.” demiş.
Zebra ile Zürafa’yı uzaktan izleyen ve onları üzgün gören kahverengi Bilge Baykuş bu duruma dayanamamış ve yanlarına gelmiş:
“Neden yiyeceklerinizi birbirinizle paylaşmıyorsunuz? Paylaşmak güzeldir.” demiş. Zürafa Zuzu’ya doğru uçmuş ve:
“Heyyy, Zürafa! Yapraklarını hazırla ve aşağıya bırak.” demiş. Sonra Zebra Zebi’ye uçmuş ve:
“Heyyy Zebra! Sen de aşağıdaki otlardan bir tutam topla ve yüksek bir yere koy.” demiş.
Zuzu ve Zebi işe koyulmuşlar. Topladıkları yaprak ve otları paylaşmışlar, afiyetle yemişler. Böylece birlikte ve paylaşarak çok daha mutlu olacaklarını anlamışlar. Baykuş da kahkahalarla bu keyifli anlarına şahit olmuş.
Zuzu ile Zebi, bütün ormana paylaşmanın çok güzel olduğunu göstermiş. Dostlukları da ömür boyu sürmüş.